snapseed-2.jpgZaman kavramıyla bir türlü anlaşamıyorum. Kendimi emekli albaylar, “evladım koşma” diyen ananeler gibi hissediyorum. Çünkü zamana ayak uydurmak ya da akıp giden bir şeyi yakalamak konusunda yeterince becerikli olduğumu düşünmüyorum. Üstelik geçmişle ilgili pek çok anımı – belki de hatırlamak istediklerimi desem daha doğru olacak – o kadar berrak bir şekilde hatırlıyorum ki beynimi biraz daha zorlarsam madde halindeki varlığım dahil kendimi o âna gönderebilecekmişim gibi geliyor.
En çok çocukluğumda kayboluyorum. herhalde bu yüzden ayrıca mutlu da olmalıyım çünkü güzel bir çocukluk geçirdim. oynadım, koştum, bir yerlerimi kırdım (kırmasam da çatlattım), gökyüzüne balonlar gönderdim, babamla uçurtmalar uçurdum, kardeşimle heman ve shera’cılık oynadım, annemle kitaplar okudum yani her şey güzeldi.
Şimdi de kötü değil. ama hayatın gel zaman git zaman oraya buraya hepimizi savurması bazen içimi fazla sızlatıyor.
Adana – İstanbul – Ankara üçgeninde tüm saatlere meydan okurcasına birilerini sevmek belki de bu yüzden huzur veriyordur.
Farklı noktalarda yaşasak da birilerinin varlığını bilmek, onları sevmek, düşünmek evde olma hissini evden kilometrelerce ve hatta bilmem kaç ışık yılı uzakta olsan da hissettiren bir şeymiş. “Bize küçükken üç boyut olduğu öğretildi; uzunluk, genişlik ve derinlik… Sonra, dördüncü bir boyut daha olduğunu öğrendik; zaman.” Sanırım bu yüzden en çok onu anlamakta zorlanıyoruz.