2020’nin ilk yazısından sonra pek çok kere yazı yazmaya niyetlendim ama kimi zaman sadece niyet etmek yeterli olmuyor ve eyleme de geçmek gerekiyor. Ben de hayatın biraz daha yavaşladığı bu günlerde belki daha çok yazarım ve daha çok okurum diye düşünüyorum. Ve başlıyorum…

Buyursunlar mı efendim? Buyurdum bile mirim
Kendimi eve kapatalı 16 gün oldu, bu esnada bir defa eczaneye ve fırına (ekmek almak gerekiyordu artık) gitmek dışında dışarıya çıkıp insanların bulunduğu ortamlara girmedim. Bir de Dunç Bey’in ailesi bize bir şeyler getirdiler (temiz iç çamaşırı, birkaç karton sigara değil tabii ki) ve kendilerini, arabadan bile indirmeden bagajdan alacaklarımızı alıp gönderdik. Ben ailemle aynı şehirde olamadığım ve daha ne kadar süre göreceğimi bilemeden otururken bir yandan aileyle aynı şehirde olmanın da bir anlamı olmadığını gördük. İnsanın annesi ve babası geliyor ve onlara sarılamıyor… Gerçi ‘kolonyanızı ve duanızı eksik etmeyin’ öğüdünü duyduğumuzdan beri ‘sağlıklı olsunlar da bizden uzak olsunlar, çok şükür halimize’ demekten öteye geçemiyoruz. Ülkemizin son zamanladaki politik duruşu nedeniyle evde tevekkül** sözcüğünün anlamı üzerine bol bol konuşur olduk. Ve yine de bağzı büyüklerimizle aynı anlamda kullanmadığımızda hemfikir olduk.

Uzun lafın kısası koronavirüslü günlerde evden çıkmıyoruz. Sevdiklerimize bu işin ciddiyetini anlatabilmek için oradan buradan duyduğumuz yaşanmış ya da şehir efsanesi olmuş hikâyeleri anlatıyoruz, yeri geliyor tehdit ediyoruz (Gazi Apartmanı’nın 3. kat sakinleri bu laf sizeydi =), takip ettiğimiz kadarıyla edindiğimiz bilgileri derleyip toplayıp çıkmaza giren endişeli annelere ve sıkılgan kocalara aktarıyoruz (Gölet Ailesi bu da sizeydi), en sevdiklerimizin en azından bir arada olmasına seviniyoruz (Ankara’nın çiçeği burnunda çifti selamlar). Yani aslında önemsediklerimizin iyi olduklarını gördükçe, duydukça derin derin nefes alıyoruz. Ciğerlerimiz, şimdilik iyi durumdayken nefes almanın tadını çıkarıyoruz.

Serdesin’den İlkay Kocahaliloğulları da bu anlamlı posterle #evdekal diyor.

Günler de bir şekilde geçiyor be gülüm…
Çeşitli zamanlarda ve hâlihazırda evden çalışan biri olarak hayatımın akışı büyük darbeler almadı, tabii şimdilik. Hani, sıkıldığını tüm sosyal medya hesaplarından bağıranlar var; ‘karantinada bilmem kaçıncı gün’ diye gün sayanlar var, düz duvara nasıl tırmanacağını düşünenler var… İşte, ben henüz o noktaya gelmedim neyse ki… Bu sıkılgan arkadaşlara da şunu demek istiyorum: “Durun, daha yeni başladık!”
Akşamları sahile inemiyorum, yoga dersleri iptal, pedala kuvvet diyip Veledrom ve Fenerbahçe arasında mekik dokuyamıyorum, kültürel aktiviteler zaten yalan oldu ama bunlardan herhangi biri için üzülmeyi ya da hayıflanmayı inanılmaz şımarıkça buluyorum.
Pollyannacılık yapmak istemem ama her gün sayılarla andığımız ölen ya da enfekte olan, cenazesi bile yapılamayan onlarca hatta yüzlerce kişinin bir zamanlar bizim gibi yaşayan, canlı, nefes alan insanlar olduklarını unutmamak gerek.
Bu insanları sadece bir sayı gibi düşünüyoruz sanırım. Soyut âlemde rakamlar bir araya geliyor, bir de yanlarına inanılmaz yıkıcı bir sözcüğü alıyorlar ve ortaya çıkan cümleyi bence yeterince anlamlandıramıyoruz. Örneğin; 31 Mart’ta İtalya’da 837 kişi öldü (***). Bu cümle bizi derinden etkiliyor ancak; o ölümlerin hastaneden çıkışını, cenazelerini, son anlarını görmediğimiz ve bütün bunları hayâl etmekten bile korktuğumuz için pek de anlam ifade etmiyor sanki, ne dersiniz? O yüzden burada artık dayanamayarak kamu spotu veriyorum: #EvdeKal ! Ve sosyal medyada gördüğüm şu çok tatlı meme’i buraya ekliyorum:

#evdekal

Hayatım olmuş işler güçler peh peh peh
Ben bu süreçte işlerime devam ettim, açıkçası inişli çıkışlı bir ilişkiye sahip olsak da patronuma pek çok açıdan kendi kendime teşekkür ettim (kendisiyle ilişkimiz cıvıklık ve sevgi pıtırcıklığı kaldıramayacak bir boyutta olduğu için bizzat kendisine söylemenin hiç lüzûm yok). Ve bol bol düşündüm. Ama her şeyi düşündüm gençler! ‘Doğa bizden öcünü alıyor’ dedim, ‘onca çocuk açlıktan ölürse olacağı buydu, Allah bizim belamızı verdi’ dedim, ‘bak görüyor musun bu sayede iyi olan insanlar gerçek anlamda ortaya çıkacak’ dedim. Daha neler dedim neler… Tam olarak içimdeki anneanneyi dışa vurdum. Ama zaten insanın iç hesaplaşması, bizlerin burun kıvırdığı anneannelik bilgeliğini gerektirmiyor mu biraz da?

Son günlerde ise kendimi “şu günler geçsin bundan sonra hiçbir şeyi ertelemeyeceğim” derken buluyorum. Bu noktada Dunç Bey biraz benden korkuyor çünkü Sevgili Ustakun ile de anlaştık, bu günleri atlatır atlatmaz birer köpek evlat edineceğiz. Tabii bazı titiz arkadaşlar durumdan rahatsız. Pek yüz vermiyor, gerçekten başımıza geldiğinde olay, ‘ya ben ya o’ der diye korkmuyor değilim; ama şirinliğimizi kullanırız minnoş arkadaşla diye umuyorum. Sonra ‘hayâldi, gerçek oldu’ dememem için hiçbir nedeni olmayan isteklerim var; yazmak üstüne, yaşamak üstüne…
Çünkü gerçekten de hayat pek hesap kitap olaylarına gelemiyor gördüğümüz gibi. ‘Carpe diem’cilikten bahsetmiyorum burada; ama erteleme eylemini galiba yaşamamızın tekerleği yapmanın da bir anlamı yokmuş. Ben ki denemekten, işin içine girip debelenmekten asla kaçınmayan biri oldum hep.
(Kişisel reklam harcamamı tam da bugünler için ayırmıştım: Boşuna bir yandan sitelere, dergilere içerikler üretirken bir yandan sosyal medya hesabı yönetmiyorum. Aynı zamanda ürün ve bebiş fotoğrafları çektiğimden, çocuk kitabı editörlüğü ve internet sitesi yaptığımdan da bahsetmiş miydim?) O zaman neden erteledim bunca zamandır? Nihayetinde Ay’a gitmeyi, Mars’ta yuva kurmayı planlamıyorum. Bir Ege kasabasına yerleşip zeytinyağı üreteceğim hepi topu. Şaka şaka… İşte, evin bir odasını karanlık oda yapmak olsun, çocuk kitabı yazmak olsun var değişik planlar…

Sonuçta uzayda gezinmeyi hayâl etmiyorum ki canım! (İllüstrasyon: Dilem Serbest)

Düşüncelerden düşünceler beğenmemin bu şekilde sonlandığını düşünüyorsanız tabii ki de yanılıyorsunuz! Çok şükür normal koşullarda da biraz ikircikli oluşumla ve biraz da tecessüsümle bilinen biriyken; hayatın yavaşladığı şu günlerde ayarlarımda ufak değişiklikler de oluyor. Meselâ şu ara TDK’ya iyice sarmış durumdayım; ‘şapkaları attınız da çok mu iyi oldu, imlâ kılavuzunda bu bilgiye yer veremiyorsan ben neye dayandıracağım yazdıklarımı’, ‘koronavirüs mü corona virüs mü corona virus mu’ gibi pek çok ilginç çıkmaza giriyor, heyecanlar yaşıyorum. Yakında TDK’nın geçmiş yıllardaki yayımlarından da yola çıkarak imlâ kuralları hakkında güncel bir el kitabı çıkarabilirim. Bekleyin!

Şimdilik bu son derece kişisel yazımı burada sonlandırıyorum. Bizim evde bücürler diyarından kopup gelen veletler olmadığı için fonda ip atlayan bir ufaklığın olduğu fotoğraf paylaşamıyorum ama sosyal medyada görüp de bayıldığım ve gülmemi engelleyemediğim birkaç görüntü paylaşayım. =)

YouTube için içerikler üreten Şeyma, Çınar’a rağmen takipçileriyle iletişime devam ediyor.
Yazdığı kısa öykülerle tanınan Curtis Sittenfeld’den habersiz oluşuma epey hayıflandım.

Bücürlerinizin, köpüşlerinizin, büyüklerinizin, kısacası en sevdiklerinizin değerini bilin, söylenmeyin ve evde kalın!

(*) Pek Sevgili Hakan Bıçakçı kendi OHALimizi ilan etmemizi istediklerinde böyle bir tweet paylaşmıştı. Ben de bu yazıya daha iyi bir başlık bulamadım.

(**) TDK şöyle tanımlıyor: Herhangi bir işte elinden geleni yapıp daha sonrasını Allah’a bırakma.
Umarım biz doğru anlıyoruzdur.

(***) Salgın ile ilgili güncel bilgileri alabilirsiniz: https://www.worldometers.info/coronavirus/

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google photo

You are commenting using your Google account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s