Uzun zamandır garip bir yoğunluğum vardı. Hayır, diyemediğim işler; gerçekten yaptığım işler derken karantinanın verdiği güce de dayanarak her ânımı doldurmuştum. Dunç Bey de benden farklı davranmayınca, fark ettik ki neredeyse 2-3 aydır iş dışında hiçbir şey yapamamışız.
Meselâ ben, yağan azıcık karda yuvarlanamadım, kış günlerinin devam etmesini beklerken bir anda gelen bahar havalarında sahilde yürüyemedim, Marteniçkamı bileğimden çıkaramadım; zira henüz gökyüzüne bakma fırsatı bile bulamadım, nereden göreceğim uçan bir leylek ya da kırlangıç…

Özellikle kar yağdığında dışarıya çıkmadığıma sırada net bir aydınlanma yaşadım diyebilirim. Bir Adanalı olarak kar yağdığında gönül rahatlığıyla iki adım atamayacaksam ne anladım İstanbul’da yaşamaktan

Üstelik sağlığımız daha önce hiç olmadığı kadar tehdit altındayken, gelecek yıl varlığım devam edecek mi bilmiyorken hayatın tadını çıkaramamanın hiçbir bahanesi olmamalı.

Sonuçta “hayatın tadını çıkarma”nın bu cümledeki ve genel olarak benim dünyamdaki anlamı; lüks otomobiller ve pudra şekerini ağızdan değil de burundan almak değilken bu kadarcığına da hakkım olmalı.
Haksız mıyım?

Nisan gelemden bunların uçanını görürsem dileklerim gerçekleşecek sanırsam, galiba…
“Evden çalışma durumunu biraz fazla abartmış olabilirim”

Aslında bu kadar ufak bir şeyin içimi basmasının, “haydi kalk artık, sen bunu hak etmiyorsun” diye isyan başlatmasının nedeni yine benim. Hayır diyememek, sorumluluk duygusunu abartmak, kesinlikle yönetici olmak istememem, empati yapmanın dozunu kaçırmam…

Meselâ; evden çalışmanın bendeki anlamı, mesai saatleri içerisinde bilgisayar başında olmaktı. Eğer ki geç bir kahvaltı yaptıysam, markete gitmem gerekiyorsa gün içerisinde gelebilecek potansiyel telefonlar, mail’ler, istenecek işler beni deli gibi geriyordu. Her an telefonun çalma, mesaj gelme, mail gelme ihtimali ile tedirgin bir şekilde kendi hayati gerekliliklerimi karşılamaya çalışıyordum.

İşin ilginç tarafı da ne zaman dışarıya adımımı atsam – 15 dakikalığına ya da yarım saatliğine – biri benden o an bir şey istiyordu. Ne zaman mutfağa gidip vücudumun ihtiyacı olan besinlere ulaşmaya çalışsam o telefon çalıyor, o iş acil oluyordu. Ve ben bütün bunlar olurken hayatımda koşma yetimi en son orta okulda beden eğitimi öğretmenim Celal Usta’nın cezalarında kullanmış olsam da koşarak bilgisayarımın başına geçiyordum.

Üstelik bu çaba boşaydı; çünkü mesai bitiyordu, ama işler bitmiyordu. Nasıl olsa evdeyiz, geç uyansam olur, diye geceleri çalışıyor ama ertesi gün sabah 9’da mesaiye başlamam gerek diye uyanıyordum.

Yöneticimin bana bu saatler içerisinde ulaşabilmesi, işlerin aksamaması için her şeyi yapıyordum. Hatta hafta sonları da akşamları kendisinin benden bir iş istemesine hiç sesimi çıkarmıyordum. Ne de olsa olağanüstü zamanlar geçiriyorduk…

Lâkin yoruldum. Bugün bir arkadaşımın da dediği gibi herkesin yerine işleri düşünmekten epey yoruldum. Birileri birtakım haklarını alamadığı için “ama haklı canım, ayıp yani. Ben şimdi nasıl iş isteyebilirim ki bu insandan” diyerek onların yerine çalışmaktan yorulmuştum, son dakika emrivaki ile gelen işlerden yorulmuştum. Dinlendiğim her an üstümde biriken işleri düşünmekten sıkılmıştım, hızlı hızlı yemek yemekten ve her günü “bakalım, bugün ne istenecek” diye beklemekten bunalmıştım.

Canım çalışmak istemiyor

Sonunda uzun zamandır çok da severek yaptığım işi bıraktım. Ayrıca aldığım işleri de azalttım. Kendime yeni bir alan yarattım. Buralarda da illüstrasyonlarıyla karşılaşabileceğiniz sevgili Ustakun’un da teşvikiyle hikayeler yazmaya başladım ve yazı yazmayı sevdiğimi hatırladım. 36 yaşındayım ve sanki bunca yıldır hiç yazı yazmıyormuş gibi yüzümde şapşal bir gülümsemeyle “yazı yazmayı seviyorum ya ben” demeye başladım, sanki yeni bir yetimi keşfetmişim gibi…

Bu süreçte beni en çok şaşırtan, içinde bulunduğumuz yaşam koşulları ve iş hayatına isyan ettiren ise “E ne yapacaksın canım, al işte bu işi. Sana da ek gelir” olur diyenler oldu. İş sahibi olan insanların çalışanlara karşı “çalışmayacaksın da ne yapacaksın, aaa çok saçma” tutumu ne kadar ilginç değil mi?

Yok arkadaşım, benim canım çalışmak istemiyor. Daha doğrusu; senin verdiğin bu işi yapmak istemiyorum. Keyfim ve kâhyası toplandık ve buna karar verdik.

Neler öğrendim neleeeer!

Bu süreçte kendimle ilgili de çok şey öğrendim. Meselâ en azından bir süre daha yönetici olmak gibi bir derdim olmadığını fark ettim. Yöneticilikle allanan, pullanan pozisyonlara karnım tok, sırtım pek yaklaştım. İnsanlarla uğraşmaktansa bütün işleri kendim halletmeye kalkıştım. Belki de bulunduğum yapıdaki sorunlar beni buna itti. Ama ben, insanların yaptıkları işlerde iyi olan, sırf bu yüzden para kazanabilen; yöneticiliğe terfi etmeden o pozisyonda senelerce hem maddi hem de manevi olarak tatmin olmuş bir şekilde mutlu mesut çalışabileceklerine inanmak istiyorum. Arkalarından gelenleri yetiştirebilirler, yanlarına gelenlerle yeni pencerelerden bakmayı öğrenebilirler, kendilerini her deneyimde yeniden yenileyip geliştirebilirler ama yönetici olmak istemeyebilirler. “Bu, benim için büyük bir sıçrama, sonuçta ne zamana kadar bu şekilde çalışabilirim” diye düşünmeden sadece o işi iyi bir şekilde yapabilenlere hasret kalmadık mı? Ancak ne yazık ki multitasking bulunmaz Hint kumaşı gibi görüldüğü sürece, ekonomik koşullar yoksulluk sınırlarını bile zorlarken yönetici olmayı hayâl etmemek saçma oluyor tabii ki…

Oysa ki pek çok insan, hayatın ezberlerine karşı koyan rüzgâr gülleri gibi tek başlarına enerji üretmeye devam edebilirler.

Var mı böyle birileri? Olur mu böyle şeyler bilemiyorum ama olması gerektiğine kendi dünyamda inanıyorum.

Ayrıca bir an önce hayır demeyi öğrenmem lazım. Beni çok zor durumda bırakacağını bilsem de, hayır diyemiyorum. Genelde bu tip konuşmalara giderken “yok artık, böyle bir şey de istemez herhalde” motivasyonum oluyor ve haliyle kendimi o yok artık dediğim tekliflere hiç hazırlamıyorum. Sonunda da hayır diyemeden eve dönüp kafamı duvarlara vuruyor, dizlerimi dövüyor, telefonda herkesin beynini temizliyorum.

Yeniden kapanmaların tadını bu defa çıkaracağım

Pandeminin başından beri çalışıyorum bol bol. Zaman zaman gücümün üstünde işler alıp boğulduğum oldu. Salondaki koltukta sabahladığım günler, 1-2 saatlik uykularda koltuğun bir kayık olup beni oradan oraya atan dalgalarla boğuştuğumu gördüğüm rüyalar çok oldu. İnsanlar çatır çatır dizileri, filmleri izleyip tüketirken ve sıkılacak vakit bulurken, Netflix’i haftalarca açmadığım, kitap yüzü görmediğim zamanlar oldu.
Sıkılmak mı? Dostum, siz sıkılacak zamanı nasıl buluyorsunuz?
diye söylenip durdum.

Şimdi, mümkünse sıkılmayı beklemiyorum ama en azından kitaplarla yeniden daha sıkı fıkı olmayı, daha çok yazmayı, daha çok hâyal kurmayı bekliyorum.

Hazır, yeni kapanmalar gelmişken bilgisayar ekranımın karşısına kendim için geçmeyi bekliyorum. ‘Bunun için bir fav’ınızı alırım demek isterdim, ama burası öyle bir yer değildi sanırım. =)

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s